26 Temmuz 2019 Cuma

YENİ SELEFİLİK ve TEKFİR;


YENİ SELEFİLİK ve TEKFİR;

Günümüz ''Yeni Selefileri'' Tekfir Vukuatı ile tanınmaktadırlar...Öyle ki ''Yeni Selefiler'' ini ''Haricilik'' ile aynı Kulvarda buluşmuşlardır...

Rasulullah'dan (s.a.v) den Bir Rivayetle: “İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenler.” (Buharî ve Müslim)

Sonradan gelen Nesil içinde ''Yeni Selefilik'' adeta ''Tekfir Cemaati'' adını almıştır...Kendilerini Tekfircilikden sakındırmak için Onlarca ''Tekfirden Sakınma Risaleleri'' yazmışlardır,fakat bu Risaleleri yazan kişilerin ''Eğitim ve Öğretim'' de 'Tekfirci'' bir akıma Malzeme olacak bir çok Kitap ve CD izletildiği bilinen bir husustur...

Tekfircilik Denildiğinde ilk akla gelen ''Grup-Hizip'' adı olarak ''Yeni Selefiyye Ekolu'' Akla gelmektedir...Bunun nedenlerinde biride ''Yeni Selefilik'' akımının atıldığı Temellerin soruşturulması ile elde edilebilir...

YENİ SELEFİLİK VE ''KUR'AN-A YAKLAŞIMI BİÇİMLERİ''

Yeni Selefiyye Grupları Onlarca Parçadır bunların bir çoğu Yeraltı eğitimi almaktadır...Buna Delil olarakda Peygamberimizin Mekke Dönemini Delil getirmektedirler..

Kur'anı Anlamada ''Geleneksel Tefsir Usul Kaide'' lerinin dışına çıkmayan bu ''Grup ve Hizipler'' Alim olarak kabul ettikleri İnsanları seçmede de aynı Problemi yaşamaktadırlar...

Vahye Parçacı/Atomcu bir yaklaşım sergileyen ''Yeni Selefiyye'' ekolunun Ferdleri Vahyi Anlama Metodolojisi olarak ''Tefsir Usul'' kaidelerini kendilerine yeterli görmekte ve ''Tefsir Usul Kitaplarınada Taraflı ve Yanlı yaklaştıkları için Objektifliğin ötesinde bir ''Subjektif''liğe mahkum etmektdirler görüşlerini...

Akide Kitabı olarak okutulan Kitaplarında bir çok ''Parçalanmış Ayet'' bulmak Mümkündür ancak bu Kitapları okuma Hususunda da ''Farklı farklı-parça parça'' olmuşlardır...Her Grup kendine özgü kabul ettiği Alimlerin kendi ''İnanç Te'villerine'' göre Alim seçmektedir...Bu hususta da ''ayrımcı ve subjektif'' ve objektiflikden uzaktırlar...

Kur'an Tefsiri olarak okudukları Kitapları ''Tenkid'' etmeden olduğu gibi kabul etmeleride,daha sonra Grupların ''İsrailiyyat Hikayeleri'' ni Vayhin Tefsiri gibi sunmalarına neden olmaktadır...

Kur'an-ı Kerim'in ''Tebyin'' edilmesini ''Tefsir'' anlamında yorumlamalarıda bir başka Anlama Problemine dikkat çekmektedir...

Sıkı bir Gelenek ve Adet/Töreci olan ''Yeni Selefilik'' İnsanları kendi görüşlerinin Sahihliğine İkna etmeye çalışırlar bunu Beceremedikleri takdirde ''Tekfir'' ederler...


YENİ SELEFİLİK ve ''HADİS/RİVAYET'' ANLAYIŞI/YAKLAŞIM PROBLEMLERİ

Hadis/Rivayet adına ''Uydurma ve İsrailiyyat'' ne kadar asılsız Rivayet varsa Usul yetersiliğinden dolayı Yeni Selefiyye Ferdleri tarafından ''Slogan'' haline getirilir..Ve ''Sahih'' kabul edilir olmuştur...

Rivayetleri İsnad Tenkidine tabi tutmayı ''Usulu'' ile tam olarak alamamış olan bu ''Hizipler'' kendi aralarında sadece Türkiye'de 50 Fırkadan daha fazla oldukları yapılan bazı kaba araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır...

Yeni Selefilik'de Peygamberimize ve Sahabeye atfedilen Rivayetlerin ''İsnad Usulu'' ile kabul edilmesi gelmektedir...

Görenleri ''Hadis Usulu mü? İsnad Usülü mü? dedirtecek derecede ileri seviyede bir İlmi yetersizlik söz konusudur...

Hadis/Rivayet adına ne kadar Metin varsa ''Yeni Selefiyye'' tarafından ''Metin Tenkidi'' yapılmadan ''Kur'ana Arz'' edilmeden kabul edilmektedir...

VEHHABİLİK NEDİR?


VEHHABİLİK NEDİR? 

Türkiye'deki adı Yeni Selefiye.


Vehhabilik Mezhebi

Es-Seyhu'n-Necdî lakabiyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düsünceleri çevresinde olusan dinî, siyasî hareket. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler) derler ve Hanbelî mezhebini Ibn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak baslamakla birlikte, kisa zamanda siyasî bir nitelik kazandi. Arap yarimadasinda etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'in resmî mezhebi durumundadir.


Muhammed Ibn Abdülvehhab'in düsünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed bin Suud ile tanismasiyla (1744) siyasi bir hareket niteligi kazandi. Ibn Abdülvehhab, Deriye'de düsüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken, Emir Muhammed bu düsüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânini kazaniyordu. Çünkü Ibn Abdülvehhab, insanlarin sirk içinde bulundugunu, bunlarin mal ve canlarinin kendisine inanan kisilere helal oldugunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanin getirdigi ganimet olgusuyla yandaslarini çogaltiyor, gücünü artiriyordu. Ibn Abdülvehhab'in ölümünden sonra hareketin siyasî niteligi daha da agirlik kazandi. Muhammed bin Suud döneminde baslayan toprak kazanma faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oglu Abdülaziz zamaninda da sürdürüldû.19. yüzyilin baslarina gelindiginde (1811) Vehhabilik adina hareket eden Suud Emirligi Haleb'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sinirindan Kizil Deniz'e kadar yayilmis bulunuyordu.


Vehhabilik hareketinin Osmanlilar için önemli bir sorun durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Misir Valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa'yi sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oglu Tosun komutasindaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardi (181213). Daha sonra bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler agir bir yenilgiye ugradi. Nihayet Mehmet Afi Pasa'nin kumandani ibrahim pasa, Abdulaziz'in yerine geçen oglu Abdullah ve çocuklarini esir ederek Istanbul'a gönderdi. Bunlarin Istanbul'da asilarak öldürülmeleri (17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandi.


Savaş sirasinda kaçarak kurtulmayi basaran Suud hanedanindan Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete giriserek 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayi basardi. Daha sonralari bir takim çekismeler olmussa da Suud hanedanindan Abdülaziz bin Suud, Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan Ingiliz yönetiminin de destegini saglayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralik 1916 tarihli anlasma ile Ingilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bagli diger bölgelerin hükümdar olarak tanindi. Bu anlasmaya göre Abdülaziz, bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarina birakacak ve kendisinin seçtigi veliaht da Ingilizlere bagli kalacakti.


Osmanlilarin yenik düsmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savasi'nin arkasindan Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Krali olarak kabul edildi (1926). 20 Mayis 1927 tarihinde Ingiltere ile yapilan Cidde anlasmasinin arkasindan da tam bagimsizligini ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, suudi Arabistan Krali olarak tüm Hicaz'i egemenligi altina alti. Bu devlet, Suudi Arabistan Kralligi adiyla varligini sürdürmektedir.


Vehhabiligin din anlayisi, Muhammed bin Abdülvehhab'in üzerinde önemle durdugu tevhid (Allah'in birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde toplanir. Ibn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'i bir tanimaktir. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan baska tapinilan seyleri tanimadikça bir anlam tasimaz. Allah kalble, dille ve davranislarla birlenmelidir.


Bunlardan birisinin eksik olmasi durumunda kisi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrilir. Ilki, Allah'i isim ve sifatlarinda birlemek (tevhid-i esma ve sifat), ikincisi Allah'i rablikta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'i ilahliginda birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'i bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in disinda emir ve yasak tanimamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan seyleri ve tevessülü terkederek Allah'i birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanimak, Allah'tan baskasindan yardim dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah disindaki bir varlik için kurban kesmek, adakta bulunmak kisiyi küfre düsürür, can ve mal dokunulmazligini ortadan kaldirir.


Bu tevhid anlayisinin getirdigi önemli sonuçlar vardir. Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten sefaat talebinde bulunulamayacagidir. Sefaat, Allah'a özel bir haktir. Bu nedenle Hz. Muhammet'ten dogrudan sefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktir. Nitekim müsrikler de Allah'i kabul ettikleri halde, melekleri, putlari sefaatçi kabul ettikleri için müsrik olmuslardir. Sefaat inanci gibi yaygin olan tevessül inanci da sirktir. Tevessül inanci, daha çok mutasavviflar arasinda yaygindir. Bir takim seyhlerin, velilerin hem hayatlarinda, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarina inanilmakta, onlarin himmetleri dilenmekte ve araci kilinmaktadirlar. Bu da açik bir sirktir. Çünkü günah'in yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, isleri düzenleme ve belirlemede ortagi yoktur.


Vehhabiligi en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar karsisindaki tutumudur. Ibn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her sey bid'attir. Bir bid'at çikaran mel'undur ve çikardigi sey reddedilmelidir. Bid'adlarin çogu insanlari sirke düsürmektedir. Bunlarin basinda mezarlar, türbeler ve bunlarin ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapilan ibadetler sirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile sirke neden olabilir. Sirke neden olmamalari için, mezar ziyaretleri, türbe yapimi kesin olarak yasaklanmalidir. Ölülere niyaz, tevessül, falcilara, müneacimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anisini yüceltmek, hirka-i serif, sakal-i serif ziyaretleri yapmak, Allah'tan baskasina ibadet etmek, sirk kosmatir. Mevfit toplantilari düzenlemek, bu toplantilarda mevlid okumak, sünnet ya da nafile namazlar kilmak yasaklanmalidir. Göz degmemesi için nazar boncugu takmak, muska takinmak, agaç, tas vb. seyleri kutsal saymak, bir hastalik ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi seyler takinmak, sihir, büyü, yildiz fali gibi seylere inanmaz, iyi kisilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardim dilemek gibi seyler de tamamiyle sirke neden olan bid'adlardandir. Riya için namaz kilmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çikar saglamak da sirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, minare yapilmasi da terkedilmesi gereken bid'adlardir.


Vehhabiligi olusturan düsünceler, birçok çagdas Müslüman düsünürü etkilemis, onlara esin kaynagi olmustur. Günümüzde ise, önemli ölçüde degisime ugramis biçimde, Suud Kralliginin resmî görüsü olmaktan öte bir anlam tasimamaktadir.



Ahmet ÖZALP 

Kadınlarla tokalaşmak caiz midir, Peygamberimiz biat alırken kadınların elini tutmuş mudur?


Kadınlarla tokalaşmak caiz midir, Peygamberimiz biat alırken kadınların elini tutmuş mudur? 


Peygamberimiz (a.s.m) de Hz. Ömer (ra) de biat alırken kadınların elini tutmamışlardır.

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir. Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim için şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz (asm), kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:
“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” (Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.)
Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde, erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır. Ayrıca bu bir zaruret de değildir.

İslâm fıkhında (hukukunda) genel kaide olarak: "Bakılması helâl olan yere dokunulması da helâldir." Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir. Meselâ erkek, Hanefî mezhebine göre, yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli şartlarla bakabildiği halde, dokunması câiz değildir. Buna göre, kadınla musafaha (tokalaşma), kadın genç ve şehvet duyabilecek yaşta ise ittifakla haramdır. Bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsi ve sahih olanları Rasûlüllah Efendimizin (asm) kadınlarla tokalaşmadığını söyler.
Ümeyme bint Rakika kadınların biatını anlatır ve:
"Allah Rasûlü bizim hiç birimizle musafaha yapmadı, gidin artık, sizinle anlaşmış olduk, yüz kadına diyeceğim de, bir kadına dediğimden ibarettir, buyurdu." (Taberî XXVNI/80).
Aişe (ra) validemiz:
"Vallahi Allah Rasûlünün eli aslâ bir kadının eline değmedi. O kadınlarla sözle biatleşti." demiştir. (Kurtubî XVNI(71)
Hz. Aişe (ra) validemiz bunu çok sonraları söylemiş olacâğına göre, Akabelerde vuku bulan "Bey`atü`n-nisâ" hakkında Rasûlüllah (asm)`tan bilgi almış olması gerekir. Aksi halde böyle te`kidli bir yemin etmesine anlam verilemez.

Bunun yanında Rasûlüllah (asm)`ın kadınlarla elinde elbise varken, bir kâb içindeki suya, ellerini birbirine değdirmeden sokarak biatleştiği haberleri de vardır. Bunlar da onun kadınlarla tokalaşmadığını gösterir. Suyûtî, Taberâni`den alarak, Allah Rasûlü (asm)`in kadınlarla "elbise altından" (tahtes`sevbi) tokalaştığı rivayetini, zayıf olduğunu belirterek verir. (el-Câmi`u`s sağîr (fethu`I-Kadir) V/221 ) Gümüşhanevî aynı hadisi şerhederken"bez altından" ibaresini "yani arada bir engel olmâksızın" diye açıklar ki, (Levami`u`I-‚ukûl V/605) doğrusu garip karşılanmalıdır. Ama hadîs her hâlükârda zayıftır.

Safâ tepesinde Allah Rasulü (asm) kadınlarla biatleşirken Hz. Ömer (ra)`in de onlarla musafahalaştığı rivayeti de vardır. (Kurtubî, a.g.e.) Ancak sahih kaynaklarda buna da rastlayamadık. Aksine onunla ilgili olarak meşhur olan rivayet şudur: Ümmi Atiyye anlatıyor:
"Rasûlüllah Medine`ye gelince Ensar kadınlarını bir evde topladı. Sonra Ömer’i bize gönderdi. Ömer gelip selâm verdi. O evin dışından elini uzattı, biz de içinden uzattık. O da, 'Allah`ım şahid ol!', dedi." (Taberî, Kurtubî, a.g.e.)
Görüleceği gibi burada musafaha değil, el uzatma vardır.

Şehvet duyulmayacak derecede yaşlı kadınlara gelince:
Hanefî fıkhının meşhur kitaplarından olan el-Hidâye, onlarla musafahalaşmakta mahzur olmadığını söyler ve delil olarak Hz. Ebûbekir (ra)`in süt annesinin bulunduğu kabilelere gittiğinde, kocakarılarla musafahalaştığı ve Abdullah b. Zübeyr`in hasta bakıcı olarak bir kocakarı tuttuğu, ona ayağını ovdurup başını kaşıttığı haberlerini zikreder. (Merginânî, el-Hidâye IV/84)
https://sorularlaislamiyet.com/kadinlarla-tokalasmak-caiz-midir-peygamberimiz-biat-alirken-kadinlarin-elini-tutmus-mudur-ayrica-h-0

25 Temmuz 2019 Perşembe

HAK VE BATIL FIRKALAR HANGİLERDİR?


:HAK FIRKA VE BATIL(EHL-İ BİD’AT) FIRKALAR:


‘’Yahudiler 71 veya 72 fırkaya ayrıldı.Benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır.

Bunlardan 72’si Cehennemde, biri Cennettedir.O da Kur’an ve Sünnet etrafında toplanan cemaattir.’’ (HADİS-İ ŞERİF)

‘’Benim ümmetim 73 fırkaya bölünecek.Bunların 72’si Cehenneme gidecek.Yalnız bir fırkası Cehennem’den kurtulacak!’’ (O fırka,fırka-i Naciye yani Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat) (HADİS-İ ŞERİF)

“Resulullah(s.a.v) şöyle buyurdu: ‘Ümmetim 73 fırkaya bölünecek,bunlardan
biri kurtulacak,diğerleri helak olacak’
(HADİS-İ ŞERİF.Sünen-i Ebi Davud Bap;1,Hadis No:4596)

Hadisin başka bir rivâyetinde de kurtuluşa eren topluluk için‘’Bunlar kimlerdir?’’diye sorulduğu,Peygamberimizin de’’Benim ve Ashabımın üzerinde olduğu yolda olanlar’’cevabını verdiği bildirilir.
(HADİS-İ ŞERİFEbu Davud,Sünnet:1,4;Tirmizi,İman:18; İbni Mâce, Fiten:17)

NİSA SURESİ 41.AYET:Her ümmetten(fırkadan,mezhebden)bir şahit getirdiğimiz ve senide onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak?”

İSRA SURESİ 71.AYET:” O gün her fırkayı imamları(liderleri) ile çağırırız.Artık
kimin kitabı sağ elinde verilirse,onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar,bir hurma çekirdeğindeki ipince iplik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.

AÇIKLAMA: Bu ayeti,Kadı Beydâvi Hz.leri(Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları mezheb imamları ile çağırırız.)şeklinde açıklamıştır.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat,itikadda ikiye ayrılır. 1)Selefiye. 2)Halifeyye.

Halifeyye mezhebi de ikiye ayrılır. 1-Maturidiye. 2-Eş’ariye.

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, amelde bir çok kola ayrılmıştır. Evzâi,Servi,Leysi,
Zahiri,Taberi, vs. Yaklaşık 12 mezheb.Bu 12 mezhebden sadece 4 tanesi
günümüze kadar gelebilmiştir. O mezhebler şunlardır. 1-Hanefi. 2-Şâfii.3-Mâliki. 4-Hanbeli.

BATIL FIRKALAR : 1)Ehl-i Şia(Şiilik):A)İmamiyye(Caferilik,İsnaaşeriye)
B)Zeydiye ve kolları:a)Carudiyye.b)Salihiyye veya Butriyye.c)Süleymaniyye.
d)Kasımiyye.C)İsmailiyye(Batıniyye) ve kolları:a)Dürzilik.b)Nizariye(Sabbahiye,Haşşaşiler,Fedaiyun)c)Musta’li ve kolları:Daudi ve Süleymani. D)Nusayrilik vekolları:a)Haydariyye.b)Şimaliyye(Şemsiyye).c)Kılâziyye(Kameriyye).d)Gaybiyye.E)Rafiziler.F)Alevilik.G)Bektaşilik.H)Kızılbaşlık.İ)Hurufilik.2)Sebeiyye.3)Haricilik:a)Ezrakiler.b)Necedât.c)Beyhesiler.d)İbadiler.4)Mürcie.5)Mutezile(Kaderiyye).6)Cebriye.7)Abbadiye.8)Mansuriyye.9)Kâdiyânilik(Ahmediyye).10)Müşebbihe.11)Vehhabilik.12)Yeni Selefiyeciler.13)Dinde Reformcular.14)Kur’an Mealcileri(Hanifçiler).15)İskender Evrenesoğlu ve Cemaati. Vs.

NOT: a)Batıl Fırka:İçinde çok az hakikat(dane-i hakikat)bulunan,sapkın,
bid’at ehli fırkalara denir.
b)Şia:Taraftar,yandaş. Ehl-i Şia=Şiatu Ali:Hz.Ali taraftarları,yandaşları.

KAYNAKLAR:
1)Tarikatlar Ansk. 2)Mezhebler nasıl ortaya çıktı?(İsmail Mutlu).

2 Temmuz 2019 Salı

O DÖNEMİN DAİŞ'ÇİLERİ HARİCİLER,HZ.ALİ'Yİ KÂFİRLİKLE SUÇLAYIP ŞEHİT ETMİŞLERDİ



O DÖNEMİN DAİŞ'ÇİLERİ HARİCİLER,HZ.ALİ'Yİ KÂFİRLİKLE SUÇLAYIP ŞEHİT ETMİŞLERDİ

HÂRİCÎLİK (HÂRİCİYE)

Hariciler kimdir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır? ve özellikleri nelerdir?

Hariciler, Hz. Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkarlar. Hz. Ali ve Hz. Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Hz. Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takarlar, "aramızda Kuran hakem olsun" derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar.

İşte bu "hakem olayından" sonra bir kısım insanlar "sen insanları hakem olarak kabul ettin. Halbuki hüküm ancak Allah’ındır" diyerek Hz. Alinin saflarından ayrılırlar.(1) Bunlara "hariciler" denir.

"Hüküm ancak Allahındır" (2) cümlesi haricilerin sloganı haline gelir. Hatta bir gün Hz. Ali halka hitabederken haricilerden biri kalkar,"Ey Ali! Allah’ın dinine insanları ortak kıldın. Hüküm ancak Allah’ındır" der. Bunun üzerine her taraftan "Hüküm ancak Allahın!", "Hüküm ancak Allahın!" sesleri yükselir. Hz. Ali buna mukabil şöyle der: "Söz, hak bir söz, fakat bununla batıl murat ediliyor."(3)

Bir gün Hz. Peygamber ganimet dağıtırken biri çıkar, "Ya Muhammed, adil ol! Adaletle dağıtmadın!" der. Kıpkırmızı olan Hz. Peygamber "Ben adil olmazsam daha kim adil olur?" der ve şunu bildirir: "Dikkat edin, bunun neslinden (bu cinsten) ilerde bir kavim zuhur edecek. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar."(4)

İşte hariciler bu hadisin çizdiği çerçevede insanlardır. İslam kahramanı Hz. Aliyi bile tekfirden çekinmemişlerdir. Aslında ibadete düşkündürler. Hz. Peygamberin tarifiyle, "Sizden biri onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu küçük görür. Lakin onların imanı boğazlarını aşmaz."(5) Şatıbî'nin yorumuyla, yani okuduklarını anlamazlar.(6)

Hz. Ali, İbn-i Abbası haricilere elçi olarak gönderir. Onlar "Hüküm ancak Allahın!" dediklerinde İbn-i Abbas "Evet der, hüküm ancak Allahın. Fakat Allah karı- koca arasındaki geçimsizlikte hakem tayinini istemiştir.(7) Keza, ihramlı iken avlanan hakkında yine hakem tayin etmiştir.(8) Dolayısıyla karı- koca ve av meselesinde hakem tayin etmek mi önce gelir, yoksa ümmeti ilgilendiren bir meselede mi?"(9)

Hariciler genelde çöl araplarıdır. İslam öncesinde fakir bir halde yaşamışlardır. Çölde yaşamaya devam ettiklerinden İslama girince de ekonomik durumları iyileşmez. Bunların fikirleri basit, tasavvurları dardır.

Bu yüzden dinde mutaassıp, mahakeme güçleri noksan insanlardır. Çabuk öfkelenirler, kolaylıkla infiale kapılırlar. Yaşadıkları çöl misali, sert tabiatlı, katı kalplidirler.(10)

Hariciler gayr-i müslimler yerine hep müslümanlarla uğraşmışlardır.(11)

Hoşgörüsüzlük, fanatiklik, kendinden olmayanlara kapıları kapatmak,kaba kuvvete, şiddete başvurarak politik değişmeyi etkilemek ve dar kafalılık bunların en belirgin özelliklerindendir. (12)

Hariciler her günahı küfür olarak kabul ederler. Büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde olacağını söylerler.(13) Onlara göre küfür ve imanın ortası yoktur.(14) Amelin imandan bir cüz olduğunu iddia ederler. Müşrikler ve kafirler hakkında inen ayetlerin zahiri manalarından hareketle hüküm çıkarırlar.(15)

Mesela, "Ona bir yol bulan için beytullahı haccetmek Allahın insanlar üzerinde hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz Allah alemlerden müstağnidir" (16) ayetiyle, hacca gitmeyenin kafir olduğuna hükmederler. Halbuki hüküm hac yapmayan için değil değil, onu inkar eden içindir.(17)

Keza, "Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir" (18) ayetiyle fasıkın, günahkarın mü'min olmadığına delil getirirler. (19) Halbuki, Allahın indirdiğini tasdik ( kabul ) etmeyenin kafir olduğuna itiraz yok ise de, Allahın emrini kabul ettiği halde yapmayan günahkarlar yine mümindirler. Bunlara asla kafir denilemez.

Neredeyse bir iman esası konumuna yükseltilen dinî hoşgörüsüzlüğü siyasî alana da taşımak, kendinden olmayanlara karşı zora başvurarak sosyal ve politik değişmeyi sağlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilecek olan Hârici siyaset anlayışının uzantılarını sonraki dönemlerde de görmek mümkündür. İslâm tarihi boyunca bazı grup ve fırkaların benzer radikal anlayışları bayraklaştırdıkları bilinen bir husustur. Hz. Peygamber'in İslâm toplumunun oluşup gelişmesinde göstermiş olduğu esnekliği ortaya koyamayan Hâriciler zamanla küçük gruplara ayrılmışlar ve kendilerinin dışındaki müslümanlar için başvurdukları zor kullanma yöntemini kendilerinden kabul etmedikleri diğer Haricî gruplara da uygulamışlardır.

Sonuçta giderek küçük gruplara ayrılan Hâricîler'den ancak itidali tercih edenler bugüne ulaşabilmiştir. Günümüzde Umman, Zengibar, Doğu ve Kuzey Afrika'da küçük topluluklar halinde yaşayan ve artık müslüman çoğunluğu tekfir etmeyen, amaçlarına ulaşmak için de siyasî cinayetlere başvurmayan Hâriciler İbâdî mezhebine bağlıdır. Aradan geçen uzun zaman onları geniş İslâm topluluğunun etkisi altına almıştır. (20)

Kaynaklar:

1-Şehristani, s. 106-107; Eş'ari, I, 167-168; İbnu Teymiye, Takıyyüddin, et-Tefsiru'l - Kebir, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 8-9; Şatıbi, Ebu İshak, el- Muvafakat fi Usuli'ş- Şeria, Beyrut, ts., III, 292; Ebu Zehra, Muhammed, Tarihu'l-Mezahibi'l-İslamiye, Daru'l-Fikri'l-Arabi, I, 65; Yemeni, Ebu Muhammed, Akaidu seles ve's- Sebîne fırka, Tahkik: Muhammed Abdullah Zerban el-/amidi, Mektebetu'l- Ulûm ve'l- Hikem, Medine, 1414 h., I, 11-12; Kılavuz, s. 311
2-En'am, 57; Yusuf, 40, 67
3-Şehristani, s. 107 (dipnotta).
4-Buhari, Megazi, 61; Müslim, Zekat. 144-146; İbnu Hanbel, III, 4
5-Buhari, Menakıb, 25; Müslim, Zekat, 147; İbnu Mace, Mukaddime, 12
6-Şatıbî, el-İ'tisam, s. 403
7-"Eğer karı- koca arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin" ayetine işarettir. Nisa, 35.
8-Maide, 95
9-Cevzi, İbnu Kayyim, İ'lamu'l- Muvakkiin an Rabbi'l - Alemin, Daru'l - Kütübi'l -İlmiyye, Beyrut, 1991, I, 163; Şatıbi, el- Muvafakat, III, 292
10-Bkz. Ebu Zehra, I, 68-69
11-Akyol, Taha, Haricilik ve Şia, Kubbealtı Neş. İst. 1988, s. 97
12-Fazlurrahman, İslam, Ter. Mehmet Aydın ve Mehmet Dağ, Selçuk Yay. Ank. 3. Bsk, s. 234
13-Eş'ari, I, 167-168
14-Taftezani, Şerhu'l - Akaid, s. 140-141
15-Bkz. Şatıbî, İ'tisam, s. 404; Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV. Yay. Ankara, 1989, s. 37-39
16-Al-i İmran, 97
17-Ebu Zehra, I, 71-73
18-Maide, 44
19-Alûsî, VI, 145
20- bk. DİA, HAricilik md.

A.OKTAR İSRAİL İLİŞKİLERİ

 A.OKTAR İSRAİL İLİŞKİLERİ https://www.videoindirelim.com/islam-birligi-adnan-oktar-israil-ile-olan-iliskileri--1528504.html